3 Ekim 2009 Cumartesi

KAŞINTI



Ilık bir yaz gecesi, minik balkonumda oturmuş etrafı seyrediyorum. Tatlı bir rüzgâr uzaklardan gelerek yüzümü yalayıp geçiyor. Derin bir nefes alıyorum. Oh be diyorum kendi kendime. Gökyüzündeki yıldızların çokluğunu, parlaklığını görüp şaşırıyorum. Elime bir balık ağı alıp hepsini toplamak geliyor içimden. Sonra da evimin değişik yerlerine asıp süslemek… Hatta saçlarıma taç yapıp takmak… Kendi kendime gülüyorum. Bir an için çok huzurlu olduğumu düşünüyorum.
Huzur… Ne güzel bir kelime ve de bulunması ne zor bir şey. Şu son yaşadığım birkaç hafta onu çok aradım doğrusu. İzindeyken, büyük ablamın davranışları beni çok üzdü çünkü. A, ne oluyor? Sanki kolumda bir şeyler yürüyor. Ne bu ya, sırtımda da başladı. Sanki bacağımda, saçımda, hatta kulağımın içinde bile bir şeyler yürüyor. Yine mi ya? İşte yine başladık. Kahrolası hiç unutmuyor ve nedense saatini de hiç şaşırmıyor. Buyur, yine kaşınıyorum. Hem de kütür kütür ama neden başladığını biliyorum. Ne zaman birilerini ansam, başlıyor kaşıntım. Otomatiğe takılmış gibi. İlaçlarımı almalıyım ya da bir bira içeyim, daha iyi. Biraz gevşerim belki.

6 Eylül 2009 Pazar

BİR BİLET LÜTFEN


Orta yaşlarda, giyimi, kuşamı yerinde olan güzel kadın, sol tarafındaki koltukta oturan adama doğru dönerek yavaşça fısıldadı:
-Ne güzel öpüşüyorlar değil mi? Tıpkı eskiden bizim de olduğumuz gibi.
Tepesi açılmaya yüz tutmuş ve yaklaşık aynı yaşlardaki adam, hafifçe kadına dönerek onu isteksizce onayladı. Kadın fısıldamaya devam ediyordu.
Sağında oturan genç adam ise bu durumdan pek hoşnut gibi görünmüyordu. Bütün dikkati dağılmıştı. Hoş, oyunun konusu da çok ilginç sayılmazdı. Küçük tiyatronun, küçük sahnesinde, bir çift öpüşüyor, diğer bir erkek ise onları gizliden izliyordu. Belli ki ortada bir aldatma vardı.Yanında oturan çiftinde, geçmişte ya da bugün de birilerini aldatmadığı, ne malumdu?

17 Mayıs 2009 Pazar

ÇOCUK, NE YAPTIN SEN ÖYLE ?


Hey çocuk! Nereye ? Böyle aniden gidemezsin. Nerden çıktı şimdi bu bayılma ? Ne güzel eğlenecektin bugün arkadaşlarınla ...Selvi gibi boyun varmış, saçlarında uzun. Kim bilir, kaç kişinin yüreğini yaktı o zeytin gözler. Hadi nefes al, zorla biraz kendini. Yoksa yaşamaya takatin yok mu? Belki, henüz ölmüş babanın acısı dağladı genç ve yorgun yüreğini. Belki de anacığın düştü aklına anneler gününde, onun yanında güvenli kollarında olmak istedin.

Hey, sana diyorum, duymuyor musun beni? Böyle gidemezsin diyorum. Sorgusuz sualsiz, bir hatır almadan. Bir an için de olsa aç gözlerini. Son bir bakışla bak ve bir ışık ver bize. Hani, umutların vardı senin? Hani, kız arkadaşından hiç ayrılmayacaktın? Yok, böyle yalancılık olmaz. Sözünde durman, ölüme biraz daha direnmen lazım.

Onun için mi ağladım yoksa kendim için mi bilmiyorum...


HATIRAM OLSUN


Arada bir çalan, ev telefonumun canhıraş sesi, beni derin uykumdan uyandırdı. Arayan, 'Yeni sevgili'. Biraz sitemli biraz canımlı-cicimli konuşmadan sonra telefonu kapattım. Her yer dandini. Bir an önce işbaşı yapmam lazım . Son iki hafta, arka arkaya yaptığım seyahatlerden sonra ev iyice dağılmış.

Önce güzel bir kahvaltı yaptım, sonra bir iki satır bir şeyler yazdım. Çalışma odasından toparlamaya başladım. Ortalıkta kitaplar, gazeteler, cdler, öte tarafta elişi malzemeleri … Ne çok ilgilendiğim alan varmış. Bir o kadar da malzeme. Oysa, şöyle içi sade döşenmiş, fazla eşyanın olmadığı bir evim olmasını ne çok isterdim. Bu gidişle hiç olmayacak çünkü içi boş evde ben ne yapacağım, kurcalamam gereken bir şeylerim olmalı.

Neyse, koridordaki ayakkabı ve terlikleri de toparladım mı süpürme işlemine başlayabilirim. Ayakkabılıkta tıka basa dolu , dolaba artık bir şey sığmıyor. İnadına son kalan terlikleri de sıkıştırmaya çalışıyorum. Yok, olmuyor. Arkadakileri düzenlemeye çalışıyorum, elime bir erkek terliği geliyor. Sonra diğer tekini de alıyorum ama bunlar kimindi, niye buradaydı hatırlayamıyorum. Hafızamı biraz daha zorluyorum. İçim birden bir tuhaf oluyor, kusacak gibi oluyorum. Sol koluma garip bir sancı giriyor. Evet şimdi hatırlıyorum…

Dört yıl önceydi, interneti yeni bağlatmıştım. Sürekli oyun oynuyordum. Oyun sırasında kişilerle muhabbet de ediyorduk. Kendisinin tiyatro oyuncusu (Adı sanı pek bilinmeyen) olduğunu söyleyen biriyle tanıştım. Tabi ki söylenenleri fazla dikkate almamam gerektiğinin bilincindeydim. Bir süre sonra sohbetlerimiz arttı, ona duygusal olarak bağlanmaya başladım. Bir gün, beni görmek için bulunduğum yere geleceğini söyledi. Bu beni çok sevindirdi. Merakla onu beklemeye başladım. Bu terliği de ona hediye olarak almıştım. Aklıma hediye olarak başka bir şey gelmemişti o zaman. Aradan fazlaca gün geçtiği halde, nedense ondan hala ses yoktu... Bir gün yine beni arayarak, arabasıyla bana gelirken bir kaza yaptığını, o yüzden gelemediğini, hastane masraflarını ödeyebilmesi için paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de kötü bir şey şey düşünmeden, hemen kredi çekip, söylediği banka hesabına yatırdım.

Sonraki günler ondan bir haber bekledim ama gelmedi. Telefonları da cevap vermiyordu. Benim için inanması zor da olsa bir oyuna geldiğimi anladım. Gerekli yerlere başvurdum ama bir sonuç elde edemedim. Çünkü elimde, ona ait hiçbir kesin bilgi yoktu. Bir süre bu olayın etkisinden çıkamadım. Günlerce aldığım o terliğe sarılıp ağladım. Onun için mi ağladım yoksa kendim için mi bilmiyorum.

Zamanla gözyaşlarım kurudu. Bir sabah işe giderken burnuma hoş çiçek kokuları geldi, güzel havayı hücrelerime kadar çektim. Artık bahar gelmişti, her taraf rengarenkti. Olan olmuştu, en önemlisi benim hayatımın devam etmesiydi. Ayakkabılığın önünde, elimde terlikler bir süre daha öylece kaldım. Sonra aniden balkona gidip terlikleri dışarı fırlattım. Daha yapılacak çok işim var çünkü, bunlarla oyalanmamalıyım.



15 Nisan 2009 Çarşamba

BİR SONBAHAR GÜNÜ




Kadın: "İki saatten beri peşimde. Artık halim kalmadı. Acaba bana bakıyor mu?"

Erkek: "Bir yüzünü çevirsen, ne olacak sanki."

Kadın: "Be adam, tepeye oturacağına gel de yanıma otur."

Erkek: "Yanına gitsem kızar mı acaba? Biraz korkmuş gibi. "

Kadın: "Karnım çok aç. Üstelik sıkıştım da."

Erkek: "İkimizde yalnızlık çekiyoruz işte. Neden bu kadar inat ediyorsun ki?"

Kadın: "Şöyle manzara izliyormuşum gibi yapayım da, onunla ilgilendiğimi sanmasın. "

Erkek: "Benimle ilgilenmiyor galiba. Kahretsin ben de bırakıp gidemiyorum ."

Kadın: "İlk andan beri beni çok etkiledi. Çok yakışıklı. Bir de bana bak, ayy! En bakımsız günüm."

Erkek: "Ne güzel saçları var, rüzgârda bir tüy gibi uçuşuyor."

Kadın: "Geçen arkadaşın baktığı fal, doğru çıkıyor galiba. Kısmetin var demişti.

Erkek: "Şu yaptığıma bak, bir kadının peşinden nerelere geldim ama buradan öteye gidecek cesaretim yok."

Kadın: "Eğer tanışırsak, yaza kadar nişan falan yaparız artık. "

Erkek: "Bırak oğlum sen bu işleri. Daha doğru dürüst bir işin yok. Beni böyle ne yapsın ki?"

Kadın: "Biraz daha bekleyeyim. Buraya kadar geldiğine göre, mutlaka söyleyecek bir şeyleri vardır."

Erkek: "Allah bilir beni serseri, kapkaççı gibi biri sanıyordur."

Kadın: "Aslında ben de yanına gidebilirim, tanışabilirim ama o zaman da beni hafif biri gibi algılar. Hem ben bayanım, o gelsin. Ne diyecekse desin."

Erkek: "Yok yanına gidemem. Beni tersler, bağırır belki. "

Kadın: "Hava da kararmaya başladı. Bunun benimle alakası yok galiba. Evli falandır, kendine günlük eğlence arıyordur, kimbilir."

Erkek: "En iyisi ben yoluma gideyim ama Allah için güzel, hoş bir kız."

Kadın: "Biraz daha geç kalırsam annem beynimi parçalayacak. Zaten bunun da geleceği yok. Yine ben, kendi kendime gelin güvey oldum işte."

15.04.2009

DÜĞMECİNİN SAATİ


Gök gürültüsü ile daldığı derin düşüncelerden sıyrıldı. Pencereden dışarıya baktı. İşte yine yağmur başlamıştı. Üç günden beri zaten kısa aralıklarla yağıyordu. Yağmur damlaları cama, önce minik su damlacıkları halinde değiyor sonra incecik bir suyolu gibi akıp gidiyordu. Ardı ardına oluşan görüntüler sürekli bir izlemeye tabi tutuyordu insanı. Ne yazık ki bütün gün yağmuru izleyemezdi. Tamir edilmeyi bekleyen yığınla saat vardı.

Birkaç günden beri önünde duran Omega marka eski duvar saati ile cebelleşiyordu yaşlı saatçi. Tamir etmesine etmişti ama kayıp yelkovan ve saniyeyi bir türlü uyduramıyordu. Başka bir saatin parçalarından takmayı düşünüyordu ama önce sahibine sorması gerekiyordu. Duvar saatini ona birkaç sokak uzaklıktaki Düğmeci getirmişti.

Düğmeci ile bir kerahet vakti her zaman gittiği meyhanede tanışmıştı. İçtikçe muhabbet koyulaşmış, konu çocukluğa kadar gelmişti. Anlattığına göre Düğmeci küçükken çok sevdiği ve yine kendisi gibi düğmeci olan babasıyla bir lades oyunu oynamış ve bu saati o oyunda kazanmış. Yıllar sonra babası vefat edince ondan geriye küçük düğmeci dükkânı ve bu saat kalmış. Otuzlu yaşlarda, içe kapanık ve çekingen olan Düğmeci oldukça mazbut bir hayat sürüyormuş ve hiç evlenmemiş. Aylar önce, her zaman dükkânından alışveriş yapan genç bir hanıma sevdalanmış. Bu hanım dükkânına her geldiğinde eli ayağı birbirine dolaşıyor, bir türlü ona hissettiklerini söyleyemiyormuş. Düğmeci bir gün bütün cesaretini toplamış ve kadına onu çok beğendiğini söylemiş. Genç kadında sinirlenerek dükkânı terk etmiş.

O günden sonra bir daha kadını görmemiş. Namazına niyazında olan adam derdinden içmeye başlamış. Çok sarhoş olduğu bir gece kendi kendine bağırıp çağırmış ve evdeki bu saati babasından intikam alırcasına yere çakmış. Yine dediğine göre onun bu hale gelmesine babası vesile olmuş. Annesi bir hastalıktan vefat ettikten sonra babası da ilkokuldan sonra kendisini yanına çırak olarak almış ve bir daha da o dükkândan ayrılamamış. Babasından çok korktuğu için ona hiçbir zaman karşı gelmemiş.
Düğmeci ertesi gün kendine geldiğinde yaptığından utanarak saati tamir etmeye karar vermiş ve yaşlı saatçinin yolunu tutmuş.

Yaşlı saatçi ani bir kararla yerinden kalktı, paltosunu giyip şemsiyesini alarak dükkândan çıktı. Dükkânı kapattıktan sonra şemsiyesini açarak yola koyuldu. Bir iki sokak yürüdükten sonra düğmeci dükkânının önüne geldi ama dükkân kapalıydı. İçeriye doğru bakmaya çalışırken kapıdaki eğri büğrü yazıya gözü takıldı: “DEVREN SATILIKTIR”


22.03.2009

OLMAYAN SEVGİLİ’YE



Dostum, sana bu mektubu uyuyamadığım bir gecenin henüz olmayan sabahında yazıyorum. Nedense bir şey beni uykumdan uyandırdı ve kendimi bu satırları yazarken buldum. Bir taraftan da patates ve yumurta haşlıyorum yarın işyerimde yemek için.

Seninle konuşmayalı neredeyse otuz iki gün oldu, kırk gün olsun diye bekliyorum. Çünkü kendime söz verdim, bu süreden önce seninle konuşmayacağım diye. Beni kırdığın, parçalara ayırdığın için… Sen benim içimde henüz adlandıramadığım bir boşluğu doldurdun. Kelimelerimin, bakışlarımın anlamını çözen, ruhumun derinliklerinde yüzen biri oldun. Hala da öylesin. Öte taraftan sen, bir tek ‘Sen’ değilsin. Bir bedende birçok kişilik taşıyorsun. Kibar, sıcak, sevecen olan ‘Sen’, bazen ruhsuz, acımasız ve sert biri, bazen her şeyi dalgaya vuran, bazen de duyarsız, can yakıcı biri oluyorsun. Bu karmaşa karşısında ne yapacağımı şaşırıyorum. Hayatımdaki üzücü olayların izlerini silmeye çalışırken, yeni bir mücadele beni yoruyor. Evet, mücadele… Seninleyken aklıma gelen kelime bu. Oysa ben anlaşılmak ve dinginlik istiyorum.

Daldan dala konan, baharın gelişine deliler gibi sevinen minik serçeler gibisin. Hem çok tatlısın, hem de bir o kadar sinir bozucu. Yerinde duramıyorsun, kesintisiz bir uyku uyuduğundan bile şüpheliyim. Kafanın içinde aynı anda birçok ‘Sen’ dolaşıyor. Belki hayat sana da çok acımasız davrandı, belki çözemediğin düğümlerin var, bilmiyorum ama her şeye rağmen, içinde sıcacık bir kalp taşıdığından eminim.

Sana dostum diyorum, çünkü öylesin. Seni tanımanın bir şans olduğunun farkındayım. Hayatın sadece bir çizgiden ibaret olmadığını, gökkuşağının farklı renklerini de barındırdığını sen gösterdin bana. Seninle konuşmasam da yine bendesin, tıpkı benimde sende olduğum gibi… Ki bunu hissedebiliyorum. Umarım bir gün her şeyi çözersin ve ihtiyacın olan iç huzuruna kavuşursun.

Sevgiyle kal.



03.04.2009

UMUT TRENİ (istasyon)

Bekleme salonu oldukça kalabalık. Şanslı olanlar kendilerine bir bank bulup oturmuşlar. Diğerleri ya yerlerde bagajlarının üzerine tünemişler ya da ortalıkta volta atıyorlar. Çocuklar ise bayram yerine gelmiş gibi sevinçli, koşturmakla meşguller. Beş on dakika ara ile anonslar yapılıyor, o anda gürültü birden kesiliyor, herkes pür dikkat dinlemeye koyuluyor. Trenlerin biri geliyor, öteki gidiyor. Kararını vermiş olanlar trende yerlerini alıyorlar, diğerleri de arkalarından çaresizce bakıyorlar.

Ben de bakıyorum hem de bir duvarın dibinde, ayakta, öylece durarak. Uzun süreden beri bu istasyonda bekliyorum. Neyse ki görevliler bu konuda sorun çıkarmıyorlar. Hatta kendime küçük bir köşe bile yaptım. Benim gibi başkaları da var. Onlarla zaman öldürüyorum, gelip geçenlere yardım ediyorum. Birçok tren geldiği halde nedense hiçbirine binemiyorum. Korkuyor muyum? Belki. Olacaklardan, yeni insanlardan, imkânsızlıklardan…
Öte yandan buradan da sıkılmaya başladım. Aynı insanlar, aynı küçük mekân, aynı eşyalar…
Güneşi bile göremiyorum, rahat nefes alamıyorum sanki.

Birazdan benim trenim gelecek. Umut treni diyorum ben ona çünkü gideceği yer bir insanın isteyebileceği fırsatlarla dolu. En azından öyle olduğunu umuyorum. İstediğin kadar güneş, istediğin kadar oksijen… İyi de ya bunların hiçbiri olmazsa, ya durumum bu istasyondakinden daha kötü olursa. Yine de denemeli, ne olacaksa görmeli.

Eşyalarımı toparlayayım ki birine daha yer açılsın bu bekleme salonunda. İşte trenin homurtusu da duyulmaya başladı. Salondaki arkadaşlarım kararımı anladılar beni engellemeye çalıyorlar. “Senin için kötü olur, yapma, gitme!” diyorlar. Ne yapacağımı şaşırdım. Daha ne kadar, bu istasyonda, bu salonda bekleyeceğim? Hiçbir şey yapmamaktansa, bir trenin içinde hareket halinde olmak daha iyi değil mi? Yok yok, ne olursa olsun gideceğim. Ne gelirse başıma gelsin bunları yaşayacağım. Hem, benim içimde çok güzel şeyler olacağına dair kıpırtılar var.

Oh nihayet, işte bindim trene, gidiyorum güzel günlere. Kusura bakmayın dostlarım, buna mecburum, kendim için gitmek zorundayım ama sizi de hiç unutmayacağım.


20.03.2009