
Ilık bir yaz gecesi, minik balkonumda oturmuş etrafı seyrediyorum. Tatlı bir rüzgâr uzaklardan gelerek yüzümü yalayıp geçiyor. Derin bir nefes alıyorum. Oh be diyorum kendi kendime. Gökyüzündeki yıldızların çokluğunu, parlaklığını görüp şaşırıyorum. Elime bir balık ağı alıp hepsini toplamak geliyor içimden. Sonra da evimin değişik yerlerine asıp süslemek… Hatta saçlarıma taç yapıp takmak… Kendi kendime gülüyorum. Bir an için çok huzurlu olduğumu düşünüyorum.
Huzur… Ne güzel bir kelime ve de bulunması ne zor bir şey. Şu son yaşadığım birkaç hafta onu çok aradım doğrusu. İzindeyken, büyük ablamın davranışları beni çok üzdü çünkü. A, ne oluyor? Sanki kolumda bir şeyler yürüyor. Ne bu ya, sırtımda da başladı. Sanki bacağımda, saçımda, hatta kulağımın içinde bile bir şeyler yürüyor. Yine mi ya? İşte yine başladık. Kahrolası hiç unutmuyor ve nedense saatini de hiç şaşırmıyor. Buyur, yine kaşınıyorum. Hem de kütür kütür ama neden başladığını biliyorum. Ne zaman birilerini ansam, başlıyor kaşıntım. Otomatiğe takılmış gibi. İlaçlarımı almalıyım ya da bir bira içeyim, daha iyi. Biraz gevşerim belki.
Ne kadar değişmiş ablam Sevinç. Sinirli, huysuz, kavgacı biri olmuş. Belki ben de zamanla biraz değiştim ama onun kadar değilimdir. Oysa o bir zamanlar idolümdü benim. Aramızdaki büyük yaş farkı nedeniyle, çocukluğum onun yetişkinlik dönemine denk gelmişti. Yaşadığımız o güneydoğu şehrinde, mahallenin hem güzeli hem en akıllısıydı. Düşük ekonomimize rağmen, çok güzel giyinirdi, herkesi kendine baktırırdı. Filmlerdeki gibi bütün gençler ona âşıktı. Evin en büyüğü olduğu için ağabeylerimde, babamda ona karışmazlardı. O istediği gibi yaşardı. Sanki bir gecekonduda değil de Paris de yaşıyormuş gibi. Hem çalışır eve bakar, hem de gezmesinden, eğlencesinden geri kalmazdı. Maaşıyla, küçük ve kalabalık evimize, ilk televizyonumuzu aldığında, onu kahraman gibi görmeye başlamıştım.
O, hayatını yaşarken ben de onu, hayranlıkla izlerdim. Davranışları, giyimi, arkadaşları her şeyi beni çok ilgilendirirdi. En çok ta saçlarını beğenirdim çünkü benim kıvırcık, kısa saçlarıma karşılık, onun uzun, dümdüz saçları vardı. Onunla hem övünür, hem de herkesten kıskanırdım. Çok sonraları, ona âşık olan bir komşu oğluna, bu yüzden yapmadığımı bırakmamıştım. Yıllarca o çalışırken ben de ona öğlenleri yemek taşırdım. Böylece onu biraz daha görürdüm. Evlendikten sonra da hep yanındaydım. Okulum ile onun çocuklarının bakımını, beraber yürütürdüm. Onun düzenli, istikrarlı ve hırslı hali, beni çok etkilerdi. Yıllar sonra, eşi onu aldattığında da, yılmayıp yeniden ayağa kalkışı, onu benim gözümde çok farklı bir yere yükseltti.
Peki, şimdi neden böyle oldu? Hayat şartları, ihanet, sorumluluk mu onu bu hale getirdi? Yoksa bütün kadınlar aynı kaderimi mi paylaşıyor? Yani zamanla kişilikleri yıpranıyor mu? Günün birinde ben de mi, böyle büyük bir değişimden geçeceğim? Of! Kaşıntımda iyice arttı. Bir duş alıp biraz rahatlayayım bari.
Lise öğretmenim Nurten Hanım, bu kaşıntıya yalnızlık kaşıntısı demişti. Güya yalnız yaşayan insanlarda görülüyormuş. Düşünceler, bir süre sonra kılcal damarları etkileyip, kaşıntıya sebep oluyormuş. Doğrusu, asıl nedeni henüz belli değil. Öğrendiğimde ilk işim ona söylemek olacak. Onunla, hala iki arkadaş gibi görüşüyoruz. Yatılı okuduğum lise yıllarımda o benim öğretmenimdi. Hem de disiplin işlerine bakıyordu. Ondan deli gibi korkardım çünkü çok sinirliydi. Bayan öğrencilerin, açık saçık giyinmelerini, makyaj yapmalarını istemezdi. Bazı yasakları, bazı sebeplerden dolayı yerindeydi ama cezaları çekilmezdi. Patates soymak, tuvalet temizlemek, koridorları paspaslamak gibi garip cezalarından ben de nasibimi almıştım. Bütün kötü durumlara rağmen, ona, disiplinine, kurallarına, korkuyla karışık hayranlık duyardım.
Günün birinde, bir hastane koridorunda, bana seslendiğinde hala okuldaymışçasına korkmuştum. Onunla, iki iyi arkadaş olacağımızı, rüyamda görsem inanmazdım. Kaşıntım biraz hafifledi mi ne? Hain kaşıntı, bir gün seni alt edeceğim. Bekle sen. Şöyle sihirli bir şeyler olsa, ne bileyim şu masallardaki periler gibi bir şey. Birden dokunsa bana ve bütün kaşıntım ve onun izleri bir anda geçse. Olmaz mı? Yok, mu öyle şeyler?
Benim bildiğim bir peri vardı ama. İlkokul öğretmenim Sema Hanım. Daha altı yaşıma girmeden gittiğim okulumun, daha ilk gününde görmüştüm onu. Beyaz önlüğü, uzun sarı saçları, güzel yüzüyle benim için bir periydi. Sevgiyle elimden tutup, sınıfıma götürmüştü beni. Ders boyunca, nerdeyse sıranın altından, onu izleyip durmuştum. İkinci saatte, boyumun sıraya yetişmediğini fark edip, beni yazı tahtasının üzerine oturtmuştu. Bildiğim masallardaki perilerden, farksızdı benim için. Onun sınıfında olduğum bir yıl boyunca, kolumu önüme kavuşturup hep onu izlerdim. O da bana bakıp gülümserdi. Diğer çocuklara göre biraz daha küçük olduğum için, beni teneffüslere o çıkarır, yakın olan evimize o götürdü. Ekonomik nedenlerle, kostümle katılamadığım 23 Nisan şenliklerine beni, yanında götürerek çok mutlu etmişti.
İlgili, sevecen, duyarlı haliyle, benim okulu, okumayı daha baştan çok sevmemi sağlamıştı. Şu anda neredeyse, satırlarım selam götürsün ona… Bak, bak! Bu konular gevşetti beni, biraz da bira. Dolayısıyla kaşıntım durdu sayılır. Gazetede okumuştum, günde bir bardak alkol sağlık açısından faydalıymış, insanı günün yorgunluğundan, stresinden uzaklaştırıyormuş. Bira değilmiş mi? Şarapmıy mış? O zaman gazete yanlış yazmış. İşte bu yüzden fazla gazete okumuyorum artık. Her şeyi birbirine karıştırıyorlar. Gerçi ilkokul son sınıftaki öğretmenimiz gazete okumamızı çok tembihlerdi ama ben pek alışamadım işte.
Muazzez hanım, emekliliğine yakın bizim sınıf öğretmenimiz olmuştu. Her sabah, o dönemin, sağlam gazetelerinden birini sınıfa getirir, nöbetçiye sesli okutarak derse başlardı. Onun için, o sınıfın dışında da bir hayat ve bilinmesi gereken olaylar vardı. Çocukta olsak bazı şeylerden haberdar olmamız gerektiğini söylerdi. Yaşı itibariyle sakindi, sabırlıydı, bağırıp çağırmazdı. Durumu iyi olanların ailelerinden yardım toplar, sınıftaki yoksul öğrencilere paylaştırırdı. Herkese eşitlik duygusunu hissettirmeye çalışırdı. Bir gün ona yazması için hatıra defterimi vermiştim. Arasında da ünlülerin resimleri vardı. O bunları görünce bana şöyle bir not yazmıştı; ‘Kızım, ünlülere imrenme, o boyalı fotoğrafların iç kısmı acı bir hayat dolu.’
Bahar günlerinde de, kendi imkânıyla bizi çevre köylere geziye götürürdü. Oradaki köy çocuklarıyla tanışmamızı sağlar, onlarla kitaplarımızı paylaşmamızı isterdi. Yaptığı her şey o dönemin öğretmenlerine göre çok farklıydı. Resim dersinde bile bizi, çiçek böcek yerine, çevremizde gördüğümüz olayları, kâğıt üzerinde canlandırmaya yönlendirirdi.
Bir insan, bir insana ancak bu kadar şey öğretebilirdi. Heybesinde ne varsa hepsini ortaya dökmüştü. Geriye bir parçacık canı kalmıştı ki birkaç sene sonra onu da teslim etti. Onun, bendeki izleri her daim kalacak… Kaşıntım durdu ama elim durmuyor. Her zamanki alışkanlıkla sırtıma, koluma doğru gidiyor. Kaşınıyormuşum gibi yapasım geliyor. Sanki kılcal damarlarıma ‘ Hadi kalkın uyumayın!’ diyesim geliyor. Yok, ben iyi değilim, kafadan hafif çatlak olmasam, bu kaşıntı da olmazdı. Kesin benim kafa da bir şeyler var. Epey zaman önce, ilk defa gittiğim bir tatil beldesinde, tanıştığım Aynur da kafadan çatlak olduğumu söylemişti. Öyle olmasa o Allahın sıcağında, aylarca denize bakıp şiir yazacağıma, bir kere olsun suya girer, serinlerdim.
Denizi ilk defa görüyordum ve o kadar suyun bir arada oluşu beni heyecanlandırıyordu. İçe kapanık, romantik, sessiz biriydim o dönem. Ergenlik çağının etkisiyle şeklim şemalımda habire değişiyordu ve ben utanıyordum kendimden. Yakınımdaki kadınlarda, bana ne yapacağım, nasıl giyineceğim konusunda hiç yardımcı olmuyorlardı. Ben de çareyi herkesten kaçmakta buluyordum. Kaldığımız sitede, ailesiyle oturan Aynur, benden birkaç yaş büyük, güzel bir genç kızdı. Şen şakrak haliyle, etrafında her zaman birçok insan oluyordu. Denize çağırdığı bir gün, ben gitmek istemeyince arkamdan ‘Çatlak bu ya !’diye söylenmişti ama ben umursamamıştım. Zamanla onunla arkadaş olduk. Akşamüstleri uzun uzun konuşuyorduk. Tatil bitince, beni kaldıkları şehre, ailesinin evine davet etti. Okulum oraya yakındı, öyle ki kısa bir tatilde onlara gittim.
Beni, üniversiteden arkadaşlarıyla birlikte ağırladı ve orada kaldığım sürece gördüğüm her şey beni çok etkiledi. Kendimle biraz ilgilenmem gerektiğini belirterek, bana yardım edebileceklerini söylediklerinde, kendimi onların eline teslim ettim. Türkan Şor ay filmlerindeki gibi beni baştan yaratmaya çalıştılar. Gençlik partilerini, eğlence yerlerini ilk onlarla yaşadım. Bana kendimi iyi ve önemli hissettirdiler. Eskisinden daha çok konuşmaya başladım. Okula döndüğümde, herkes bendeki değişikliği fark etmişti. O günden sonra da saçımla başımla daha uğraşır oldum. Farkında olmadan, bana böyle bir katkıda bulunmuşlardı. Onlara teşekkür ediyorum. A! Kaşıntım geçti, tamamen geçti ama tabi ki bugünlük. Yarın ne olacak, bilmiyorum. Bu ziyaretimde, annem kaplıcaya gitmemi tavsiye etti. Bu kaşıntıyı bir tek kaplıca geçirmiş. Ona inanıyorum ve yakın zamanda mutlaka gideceğim.
Bu gidişimde annemle daha çok ilgilenmeye çalıştım çünkü onu çok özlemiştim. Her ne kadar kalabalıktan ona ulaşamazsam da fırsat yaratmaya çalıştım yine de. Anneme kızgındım önceleri… Bu kadar çocuk arasına beni de kattığı için, ablalarımın evine, işe, dadılığa gönderdiği için, bana daha iyi okuma şartları hazırlamadığı için, yatılı okula postaladığı için… Bu sebeplerle onunla sürekli tartışıyordum. Zamanla, mekân olarak uzaklaştıkça bakış açım daha da objektifleşti, net görmeye başladım her şeyi. O haklıydı, başka çaresi yoktu. Sonuçta, okutmuştu beni.
Annem Ayşe Hanım, ilkokulu isteyerek ama kavga gürültü içinde okumuş. O dönemde, o kırsalda ilkokulu okumak bile, büyük marifetmiş. Devam etmek istemiş ama evlendirilmiş küçük yaşta. Babam da, okul okumadığı halde ileri görüşlüymüş ve hayatlarının büyük bir kısmını, annemin istekleri doğrultusunda yönlendirmiş, Tüm çocukları okutmaya çalışmışlar. Bir taraftan da dikiş dikerek, çocuklara, kızlara küçük işler yaratarak aile ekonomisini kalkındırmaya çalışıyormuş annem. Benim hatırladığım ilk dönemleri ise, babamdan gizli gittiği sinemalar, gezmeler ve elinden düşürmediği aşk romanları ile dolu…
Herkesi bir araya toplamak gibi bir özelliği olan annem, babam öldükten sonra da kendini nerdeyse tamamen din işlerine verdi. Bir elinde tespih ve dudağında duası ile diziler ilk kez onun tarafından izlendi, izlenmeye de devam ediyor. Ticarete olan yatkınlığı sebebiyle, zaman zaman oğullarına da iş konularında fikir veren annem, renkli giyimi ve renkli kişiliği ile de her dönem herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Hatta civarındaki kadınların, moda sembolü haline gelmiştir. Her ne kadar, son zamanlardaki diz ağrıları, onun, çarşı ve pazarları dolaşmasını biraz engellemişse de, o feleğe inat hayata sıkı sıkı bağlıdır. Gitgide ona benzediğimi fark ediyorum ve bundan mutluluk duyuyorum. Anneciğim, yüzüne söylemediğimi buraya yazıyorum; sana kızgın değilim ve seni çok seviyorum. Umarım tüm güzellikler seninle olur.
Kılcal damarlarım sakinleşti, kaşıntım uyudu. Onunla yaşamaya alıştım artık. Hatta biraz da seviyorum kaşıntımı. En olmadık zamanlarda, ona başvuruyorum ve istemediğim ortamlardan onun sayesinde kurtuluyorum. Bazen de benim, farklı olayları hatırlamama neden oluyor. Bu kadınları da, hayatıma giren bu harika kadınları da kaşıntım sayesinde hatırladım. Hepsinden bir şeyler aldığım, yüreğime kattığım kesin. En güzel yıldızlar, onların üzerinde olsun ve dünyalarını sonsuza dek aydınlatsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlar değerlidir.